Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Ve ma kade-ru'llahe hakka kadrihi / Allah'ı gereği gibi
tanımadılar." (En'am, 91) Her bilinen ve tanınan bağlamında tanıma/marifet iki olguyla
ilintili olur: Bu olgulardan biri hak, biri de hakikattir. Hak, akılların delil yoluyla idrâk ettikleri
bir şeydir. Hakikat ise; keşif ve müşahede ile idrâk edilir. İdrâk edilecek bir üçüncü olgu
kesinlikle yoktur. Bu yüzden Harise: "Ben gerçek (hak) bir müminim" demiştir. Bu sözünde
Harise, idrâk edilenlerin ilkini zikredilmiştir. Çünkü ikinci idrâk edilen aracılığıyla
pekiştirilmiş, vurgulanmış bir olgudur onun nazarında. Ama bu noktaya değinmeden
susmuştur. Hz. Resulullah (s.a.v.) ona şöyle demiştir: "Senin imanının hakikati nedir?"
Efendimiz (s.a-.v.), eğer o ikinci olguyu idrak etmiş biri olsa, bizzat gözlem, muttali olma ve
keşif şeklinde cevap vereceğini düşünmüştür. Nitekim bu yönde bir cevap verince
Efendimiz (s.a.v.): "Bildin, bundan ayrılma" şeklinde karşılık vermiştir. Bir şeyi kemâl
derecesinde bilmenin, tanımanın şu iki gerçekten başka bir yolu yoktur: Hak ve Hakikat.
Yüce Allah, kendisini "hakk"ıyla bilmekten aciz olduğumuzu haber verdiğine göre, acaba
O'nu "hakikaf'iyle bilebilir miyiz? Ayette geçen "kadr"dan maksat, ulûhiyet makamının
gerektirdiği azameti bilmekten başka bir şey değildir. Biz bundan aciz olduğumuza göre,
yüce zatını bilmememiz çok daha belirgin olarak ortaya çıkar. Muhakkikler bu celâli/ululuğu
bizzat gözlemleyince, kesin olarak O'nu hakkıyla bilemeyeceklerini ifade ettiler, bununla
beraber ta'zimde de kusur etmediler. Bu noktada sergiledikleri yetersizlik oranında şunu da
öğrendiler: Sonradan olma (hadis) bir varlığın, öncesiz (kadim) bir varlığı hakkıyla bilmesi,
gücü dahilinde değildir. Çünkü bu, bir tür gerçek bir münasebete bağlıdır. Oysa bu hayret
sahralarında bu celâlle münasebet kurmak da mümkün değildir.
İbn Arabi Hazretleri (k.s.)
Risaleler
"Kula lâzımdır ki, zaman haddini unutturmaya.." imam rabbani(k.s.) _________________________________________________________________________
30 Nisan 2010 Cuma
Hikmet/dünya-ahiret
Eşyayı ait olduğu yere koymak hikmetin bir gereğidir. Suretleri çerçevelerine
yerleştirmek de hikmetin bir göstergesidir. Ahiret çerçevesi dünya çerçevesi gibi değildir.
Bu yüzden dünya hayatının ahiret hayatı olması uygun olmaz. Bilâkis ahiret hayatının, Hz.
Resulullah (s.a.v.) söylediği gibi nimet ehli için saf, ince, güzel ve mutedil, cehennem ehli
için de bunun tam tersi olması kaçınılmazdır. Çünkü dünya bulanıktır ve değişkendir, bu
yüzden dünya hayatı hastadır, sakattır, karanlıktır; buradan taşınmak kaçınılmazdır; hayat
değiştirmek zorunludur. Nitekim bunu gerçek olarak gördükleri için, ayetin sonunda işaret
edildiği gibi "Lev la ahhartena ila ecelin karibin /Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen olmaz
mıydı?" (Nisa, 77) demişlerdir. Çünkü hayatı değiştirmekten başka çare yoktur.
İbn Arabi Hazretleri (k.s.)
Risaleler
yerleştirmek de hikmetin bir göstergesidir. Ahiret çerçevesi dünya çerçevesi gibi değildir.
Bu yüzden dünya hayatının ahiret hayatı olması uygun olmaz. Bilâkis ahiret hayatının, Hz.
Resulullah (s.a.v.) söylediği gibi nimet ehli için saf, ince, güzel ve mutedil, cehennem ehli
için de bunun tam tersi olması kaçınılmazdır. Çünkü dünya bulanıktır ve değişkendir, bu
yüzden dünya hayatı hastadır, sakattır, karanlıktır; buradan taşınmak kaçınılmazdır; hayat
değiştirmek zorunludur. Nitekim bunu gerçek olarak gördükleri için, ayetin sonunda işaret
edildiği gibi "Lev la ahhartena ila ecelin karibin /Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen olmaz
mıydı?" (Nisa, 77) demişlerdir. Çünkü hayatı değiştirmekten başka çare yoktur.
İbn Arabi Hazretleri (k.s.)
Risaleler
celal/cemal/edeb
Cemâlin celâli
bizde tecellî ettiğinde bizimle ünsiyet kurar. Eğer bu ünsiyet olmasaydı, bizde tecellî eden
cemâlin celâli bizi helak ederdi. Çünkü celâl ve heybetin gücü karşısında hiçbir şey
duramaz. Bunun karşısında ise ünsiyet eşliğindeki celâl yer alır ki, bunun amacı,
müşahede sırasında itidal üzere olmamız, dolayısıyla gördüklerimizi anlamamız ve gaflet
içinde olmamamızdır. Burada cemâl sıfatı bize tecellî ettiğinde, cemâl, hakkın bize
açılması, yayılması, celâl ise bizden üstün ve aziz olmasıdır. Biz Onun, cemâli içinde bize
açılmasına, yayılmasına heybetle karşılık veririz. Çünkü açılmaya, yayılmaya, aynısıyla
karşılık vermek edebsizlik olur. İlâhî huzurda edeb-sizlik ise kovulmanın, rahmetten
uzaklaştırılmanın sebebidir. Bu yüzden bu anlamı bilen muhakkiklerden biri şöyle demiştir:
"Bu döşeğin üzerine otur, ama sakın uzanma. Çünkü Onun, bizim içimizdeki celâli, huzurda
edebsizlik etmemizi engeller." Tıpkı Onun cemâli ve açılması karşısında
ürpermemiz, heybete kapılmamız, edebsizlik etmemize engel olması gibi. O halde bizim
ashabın keşfi doğrudur, ama celâl içlerine kapanmalarına, cemâl ise açılmalarına neden
oluyor, hükmünde bulunmaları ise yanlıştır. Keşif doğru olduktan sonra gerisine
aldırmamak gerekir. İşte hakikatlerin anlattığı kadarıyla celâl budur.
Bil ki, Kur'an cemâlin celâlini ve cemâli ihtiva eder. Mutlak celâle gelince hiçbir
mahluk onu bilmeye nüfuz edemez, onu müşahede edemez. O sadece Hakka has bir
alandır. Burası yüce Allah'ın kendisini olduğu gibi gösterdiği huzurdur. Eğer bu huzura ve
bu huzurda sergilenen mutlak celâle müdahale imkanımız olsaydı, o zaman bilgi olarak
Allah'ı ve Onun katında olan şeyleri ihata etmiş olurduk ki, bu imkansızdır.
İbn Arabi Hazretleri (k.s.)
Risaleler
bizde tecellî ettiğinde bizimle ünsiyet kurar. Eğer bu ünsiyet olmasaydı, bizde tecellî eden
cemâlin celâli bizi helak ederdi. Çünkü celâl ve heybetin gücü karşısında hiçbir şey
duramaz. Bunun karşısında ise ünsiyet eşliğindeki celâl yer alır ki, bunun amacı,
müşahede sırasında itidal üzere olmamız, dolayısıyla gördüklerimizi anlamamız ve gaflet
içinde olmamamızdır. Burada cemâl sıfatı bize tecellî ettiğinde, cemâl, hakkın bize
açılması, yayılması, celâl ise bizden üstün ve aziz olmasıdır. Biz Onun, cemâli içinde bize
açılmasına, yayılmasına heybetle karşılık veririz. Çünkü açılmaya, yayılmaya, aynısıyla
karşılık vermek edebsizlik olur. İlâhî huzurda edeb-sizlik ise kovulmanın, rahmetten
uzaklaştırılmanın sebebidir. Bu yüzden bu anlamı bilen muhakkiklerden biri şöyle demiştir:
"Bu döşeğin üzerine otur, ama sakın uzanma. Çünkü Onun, bizim içimizdeki celâli, huzurda
edebsizlik etmemizi engeller." Tıpkı Onun cemâli ve açılması karşısında
ürpermemiz, heybete kapılmamız, edebsizlik etmemize engel olması gibi. O halde bizim
ashabın keşfi doğrudur, ama celâl içlerine kapanmalarına, cemâl ise açılmalarına neden
oluyor, hükmünde bulunmaları ise yanlıştır. Keşif doğru olduktan sonra gerisine
aldırmamak gerekir. İşte hakikatlerin anlattığı kadarıyla celâl budur.
Bil ki, Kur'an cemâlin celâlini ve cemâli ihtiva eder. Mutlak celâle gelince hiçbir
mahluk onu bilmeye nüfuz edemez, onu müşahede edemez. O sadece Hakka has bir
alandır. Burası yüce Allah'ın kendisini olduğu gibi gösterdiği huzurdur. Eğer bu huzura ve
bu huzurda sergilenen mutlak celâle müdahale imkanımız olsaydı, o zaman bilgi olarak
Allah'ı ve Onun katında olan şeyleri ihata etmiş olurduk ki, bu imkansızdır.
İbn Arabi Hazretleri (k.s.)
Risaleler
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)